Bir önceki yazımda, şiirin medeniyet için estetik bir süs değil, varoluşsal zorunluluk olduğunu; toplumların gerçek derinliğinin en çok şiirde saklı bulunduğunu vurgulamıştım. Bu kez aynı meseleye farklı bir pencereden seslenmek istiyorum.
Şiirin kendini geri çekmesi, toplumların şiirden uzaklaşması, kültürel bir tercih gibi sunulur; oysa bu, medeniyetin kendi dilinden feragat etmesidir. İlk anda fark edilmez bu durum. Kurumlar çalışır, gündem akar, kelimeler yerli yerinde duruyormuş izlenimi verir. Ancak dikkatle bakıldığında, dilin taşıyıcı değil, yalnızca dolaştırıcı olduğu görülür. Söylenen artmış, söylenebilen azalıp daralmıştır. Medeniyet tam da bu noktada, içten içe boşalmaya başlar.
Şiir, bir toplumun kendisiyle kurduğu en rafine muhasebedir. Hukukta adaletin, eğitimde anlamın, kamusal dilde nezaketin sınırlarını görünmez biçimde belirler. Şiirin yokluğunda da dil işlevselleşir; fayda üretir ama değer taşımaz. Bilgi dolaşır, fakat fayda etmez. Bu nedenle şiirsizleşme, cehalet değil; daha tehlikeli bir şeydir: yüzeysel bir bilgelik yanılsaması.
Kamusal alanın bugünkü hali bu yanılsamanın somut ifadesidir. Söz çoğalmış, anlam seyrelmiştir. Tartışmalar yapılıyor ama derinliği yok, fikirler çarpışıyor ama birbirine temas etmiyor. Çünkü şiir, düşünceye tempo değil, mesafe kazandırır. Mesafe kaybolduğunda fikir, refleks haline gelir. Medeniyet reflekslerle değil, duraklayabilme yetisiyle ayakta kalır.
Şiir aynı zamanda üslubun hafızasıdır. Ne söyleneceğinden çok, nasıl söyleneceğini öğretir. Bu yüzden şiirle bağını koparan toplumlarda sertlik norm haline gelir; incelik zayıflık sayılır. Oysa üslup, yazılı olmayan bir ahlaktır. İhlal edildiğinde cezası yoktur belki ama sonuçları uzun vadelidir: dil kabalaşır, düşünce köşelenir, insan iç dünyasıyla temasını yitirir.
Şehirler bu kopuşun en görünür sahnesidir. Yapılar yükselir, kelimeler kısalır. İnsan, yaşadığı mekanı anlatamadığında ona ait olma hissini de kaybeder. Şiir, mekanı hafızaya dönüştüren dildir. Hafızası olmayan şehirler büyür ama derinleşmez; medeniyet süreklilik değil, yalnızca genişleme üretir.
Şiirin eleştirel gücü de buradan gelir. Yüksek sesle konuşmaz, hüküm vermez, taraf tayin etmez. Ama rahatsız eder. Çünkü insanı kendi diliyle yüzleştirir. Bu nedenle şiir tarih boyunca ya romantize edilmiş ya da etkisizleştirilmiştir. Zararsız görülür ama dikkatle izlenir. Medeniyetin olgunluğu, şiire tahammül kapasitesiyle ölçülür.
Bugün şiirin kamusal hayattan çekilmesi rastlantı değildir. Ölçülebilir olanın mutlaklaştırıldığı, hızın erdem sayıldığı bir çağda şiir fazlalık gibi görünür. Oysa şiir fazlalık değil, ağırlıktır. Taşınması zor ama vazgeçilmez.
Asıl sorulması gereken soru, şiiri olmayan toplumlar, kendini hangi dilde savunacaktır? Daha da önemlisi, kendini hangi dilde anlayacaktır?

